10 km. yolu 1 saatte gitmek, akşamları iş çıkışından sonra “ Yapılacaklar Listesi’‘ ne en fazla iki çizik atabilmek (kuru temizlemeciye gideceksen kuaforüne gidemeyeceksin, annenlere uğrayacaksan eve trafik sonrası varışın sebebiyle arkadaşlarını davet edemeyeceksin… vs), çeşit çeşit (!) insala aynı yaşamı paylaşmak, en basitinden metroyu gördüğün anda çetin bir yer kapma savaşı için hazırlanırken yeni aldığın ayakkabılarına basılmaması için ekstradan çabalamak, yerlerdeki insanvari kişilerce dış edilmiş burun ya da boğaz salgılarına basmadan yürümek adına seksek oynar gibi görünmeyi göze almak, taksi için uzuuuuun ve trafiksiz bir yola yağmursuz havada ve bol bozuk para ile gitme mecburiyetinde hissettirilmek (adamların kriterleri var arkadaş! , hem sen 7 lira tutan yere ne büyük terbiyesizlikle 10 lira uzatma cürretinde bulunursun!), iyi bir yere yemeğe / eğlenceye gitmek için aylık maaşının önemli bir yüzdesini kapsayan bir bütçe ayırmak …
Gel gör ki tarihi, doğası, boğazı, çarşısı, denizi, …Öyle bir hafifletiyor ki tüm eksi hanesi madde imlerini..
Uzun süre dingin bir yerde huzur bulmanın ardından dönüşte adapte olma zorluğu yaşasam da, her zaman dedikleri gibi bagımlılık yapıyor bu yaşayan şehir. Hiç birşey yapmasan da bir yaşam enerjisi var burada. Hem sonra ceşitliliğin işe yaradığı durumlar da oluyor. Gözlem malzemelerin neticesinde algıların netleşiyor, farkındalığın artıyor..
Peki nerelere mi gitmeli? Bu konuda eksper olmasam da birkaç bilindik önerinin toparlanmış halini yazabilirim : Adalar, Dolmabahçe Sarayı, Hidiv Kasrı, Anadolu Hisarı, İstiklal Caddesi, Galata Kulesi, Piyer Loti, Belgrad Ormanları, Kapalı Carşı, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Gülhane, Bağdat Caddesi, Miniatürk, Rumeli Hisarı, Balık – Rakı restoranları, Kız Kulesi…
Tabi tum bunları gezmek isterken cebinizin değil, iki cebinizin de dolu olmasına dikkat edin. Malum burası İstanbul
Herşeye rağmen seviyorum bu ağlayan kadın ruhlu güzel şehri..
10 km. yolu 1 saatte gitmek, akşamları iş çıkışından sonra “ Yapılacaklar Listesi’‘ ne en fazla iki çizik atabilmek (kuru temizlemeciye gideceksen kuaforüne gidemeyeceksin, annenlere uğrayacaksan eve trafik sonrası varışın sebebiyle arkadaşlarını davet edemeyeceksin… vs), çeşit çeşit (!) insala aynı yaşamı paylaşmak, en basitinden metroyu gördüğün anda çetin bir yer kapma savaşı için hazırlanırken yeni aldığın ayakkabılarına basılmaması için ekstradan çabalamak, yerlerdeki insanvari kişilerce dış edilmiş burun ya da boğaz salgılarına basmadan yürümek adına seksek oynar gibi görünmeyi göze almak, taksi için uzuuuuun ve trafiksiz bir yola yağmursuz havada ve bol bozuk para ile gitme mecburiyetinde hissettirilmek (adamların kriterleri var arkadaş! , hem sen 7 lira tutan yere ne büyük terbiyesizlikle 10 lira uzatma cürretinde bulunursun!), iyi bir yere yemeğe / eğlenceye gitmek için aylık maaşının önemli bir yüzdesini kapsayan bir bütçe ayırmak …
Gel gör ki tarihi, doğası, boğazı, çarşısı, denizi, …Öyle bir hafifletiyor ki tüm eksi hanesi madde imlerini..
Uzun süre dingin bir yerde huzur bulmanın ardından dönüşte adapte olma zorluğu yaşasam da, her zaman dedikleri gibi bagımlılık yapıyor bu yaşayan şehir. Hiç birşey yapmasan da bir yaşam enerjisi var burada. Hem sonra ceşitliliğin işe yaradığı durumlar da oluyor. Gözlem malzemelerin neticesinde algıların netleşiyor, farkındalığın artıyor..
Peki nerelere mi gitmeli? Bu konuda eksper olmasam da birkaç bilindik önerinin toparlanmış halini yazabilirim : Adalar, Dolmabahçe Sarayı, Hidiv Kasrı, Anadolu Hisarı, İstiklal Caddesi, Galata Kulesi, Piyer Loti, Belgrad Ormanları, Kapalı Carşı, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Gülhane, Bağdat Caddesi, Miniatürk, Rumeli Hisarı, Balık – Rakı restoranları, Kız Kulesi…
Tabi tum bunları gezmek isterken cebinizin değil, iki cebinizin de dolu olmasına dikkat edin. Malum burası İstanbul
Herşeye rağmen seviyorum bu ağlayan kadın ruhlu güzel şehri..


